İkinci Meşrutiyet'ten (1908) sonra Ziya Gökalp ve Ömer Seyfettin'in öncülüğünde filizlenen Yeni lisan ve Milli edebiyat akımını benimseyerek, şiirlerini here vezniyle de yazmış beş şairin genel adı.
Beş Hececiler (veya: Hecenin Beş Şairi) doğum yılları sırasıyla Orhan Seyfi Or¬hon (1890), Enis Behiç Koryürek (1891), Halit Fahri Ozansoy (1891), Yusuf Ziya Ortaç (1895) ve Faruk Naliz Çam1ıbel (1898)'dir. Bu sayının Ziya Gökalp, Meh¬met Emin Yurdakul; İbrahim Alaettin Gövsa, Şükufe Nihal ve Halide Nusret Zorlutuna'nın da eklenmesiyle on'a çı¬karıldığı da olur.
Sayılarını çoğaltalım çoğaltmayalım, Hececiler adlandırmasının, XX. yüzyılın ilk yirmi beş yılı şiirimizde hece veznini kullanan bütün şairleri değil de, bir sü¬re, bir arada, milli bir dil ve edebiyat davasını benimsemiş beş şaire alem olduğu unutulmamalıdır. Yoksa, Serveti¬fünun şiirinin aruzu karşısına hece, şu¬urlu olarak, çok daha önce çıkarılmış (Mehmed Emin Yurdakul, Türkçe şiirler, 1899), daha sonra da Mütareke yılların¬da Ali Mümtaz Arolat, Ahmet Kutsi Te¬cer, Ahmet Hamdi Tanpınar, Necip Fazıl Kısakürek ve başka şairler sadece hece¬yi kullanmışlardır.
Beş Hececiler şairliğe Balkan Savaşı yıl¬larında, üslup bakımından da Servetifü¬nuncular'ın etkisinde aruzla başlamış, bu alanda ilk şiirler! Hıyaban (Orhan Seyfi, 1910), Rübab (Halit Fahri, 1912), Şehbal (Enis Behiç, 1912), Peylim-ı edebi (Faruk Nafiz, 1913) ve Kehkeşan (Yusuf Ziya, 1914) dergilerinde çıkmıştı. On sekiz¬ yirmi yaşlarında bu beş genci hece ile yazmaya teşvik edenler, Milli edebiyat davasını henüz Selanik'te bulundukları yıllarda (Genç kalemler dergisi, 1911) başlatan Ziya Gökalp ile Ömer Seyfettin oldu: 1914 Mart'ında İstanbul'da, zaman¬la bir ilim ve edebiyat akademisi haline getirilmek gayesiyle bir Bilgi Derneği kurulmuştu. Balkan Savaşı'nda (1912) İstanbul'a gelen Ziya Göka1p de bu der¬nekte çalışıyordu. Beş Hececiler'den Yu¬suf Ziya, Enis Behiç'le Bilgi Derneği'n¬de, Ziya
Gökalp'ın verdiği bir konferansta tanıştı :
Ziya Gökalp'ın hece vezni ve İstanbul lehçesi konferansını beraber dinledik, beraber inandık ve Dernek'ten beraber çıktık. İlk adımda iki eski dosttuk onunla... İki hafta sonra Enis, Bilgi Derne¬ği'ne, elinde ilk here şiiriyle geldi. Bu, dört dörtlük orijinal bir manzumeydi. Adı: Hodmin (Yusuf Ziya ORTAÇ, Portreler, 1960 s. 129-132). Hece ile ilk şiirinin nasıl yazıldığı üzerine Enis Behiç’in 26 Ekim 1934’te verdiği bilgiler, Yusuf Ziya Ortaç’ın söylediklerinden biraz farklı ise de, esas bakımından hemen hemen aynıdır. Buna göre Balkan Savaşı sırasında Edirne’nin düşmandan geri alınması üzerine ey meriç şiirini yazan Enis Behiç, bu şiiri haftalık halka doğru gazetesinde bastırmak istemiş, gittiği gazete idarehanesinde Ziya Gökalp’le tanışmıştır. Enis Behiç, heceyle ilk şiiri Hodbini, Ziya Gökalp’in bu ilk karşılaşmalarında kendisine yaptığı karşılaşmalar ve telkinler üzerine yazdı, çok beğenildi. Bunun üzerine artık hep hece vezninde, hep temiz konuşma Türkçe’siyle şiirlerim, birbiri ardınca doğru. Ve böylece, işte bu güne değin, 22 yıldır hep o yolda, Gökalp’in bana gösterdiği yolda yürüyerek, iyi kötü, az-çok, bu günkü gençlerin hep bildikleri şiirlerimi yazdım. Demek oluyor ki, benim şairliğimde Gökalp’in irşadının büyük tesiri olmuştur.
Ömer Seyfettin Balkan Savaşında tekrar ayrıldığı orduya dönmüş Yanya kuşatmasında Yunanlılara esir düşüp bir yıl sonra da İstanbul’a gelince de (1913) askerliği bu defa temenni bırakarak, Kabataş Erkek Lisesine edebiyat öğretmeni olmuştu. Ömer Seyfettin’in İstanbul’a yerleşmesi, öğretmenlikleri dolayısıyla, önce Halit Fahri Ozansoy’la tanışmasına, sonra başka gençlerle de tanıştıkça Selanik ve Rumeli yıllarından gelme dil ve edebiyat görüşlerini çevresine yay¬ılmasına zemin hazırladı. Halit Fahri Ozansoy'un hatıralarından öğrendiğimize göre (Edebiyatçı!ar geçiyor, 1967, sf. 305 v.d.) güzel bir bahar günü Ömer Seyfet¬tin, Orhan Seyfi ve Halit Fahri, Gülhane Parkı'nda edebiyattan konuşurlarken Ömer Seyfettin, onlardan şiirde konuş¬ma dilinin sadeliğine ve Hece veznine dönmelerini istedi. "Çünkü biz henüz, şiirde ne aruza veda etmiş, ne de tam manasıyla açık ve sade Türkçe'nin kay¬nağından su içmiştik diyor Halit Fahri. Ben Rübab mecmuasında Mabed-i esrar’lar yazıyordum, Seyfi de aruzdaki en gü¬zel eserlerinden biri olan Fırtına ve kar'ıyeni yazmış bulunuyordu.
Nihad Sami Banarlı, Fırtına ve Kar'ın 1916 da yazıldığını belirtiyor (Orhan Seyfi Orhon'dan Şiirler, 1970, sf. XVII), buna göre parktaki o görüşme, 1916 yılında veya o tarihten biraz önce yapılmış ol¬malıdır. Orhan Seyfi'nin, Nihad Sami Banarlı'nın deyişiyle bu sefer hem Türkçe'nin, hem de hecenin bir zaferi olan ikinci şiir kitabı Peri kızı ile çoban hikayesi 1919 da basıldı.
Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin, Mehmed Fuad Köprülü tarafından çıkarılan, haf¬talık Yeni mecmua'nın ilk döneminde (sayı 1 - 66, Temmuz 1917 - Ekim 1918) Beş Hececiler'den yalnız Orhan Seyfi ile Halit Fahri'nin şiirleri görülüyor. Fa¬ruk Nafiz'in onlara katılması, derginin 34. sayısından (7 Mart 1918) başlar.
Yeni mecmua, hükümet Mondros Müta¬rekesi'nin hazırlığında iken, yayımına 66. sayıda (Ekim 1918) uzun bir süre için ara verince, Yusuf Ziya Ortaç, Şair (15 sayı, 12 Aralık 1918 - 20 Mart 1919) ve Halit Fahri Ozansoy Nedim (18 sayı, Ocak - Mayıs 1919) dergilerini çıkardı¬lar. Üç beş ay dolmadan da İzmir'in Yunanlılar tarafından işgali üzerine büs¬bütün dağılan edebiyat okuyucularının eksilmesi üzerine» kapattılar.
Ülkü birliği açısından Beş Hececiler ara¬sında birtakım bölünmeler, tutarsızlıklar; daha o tarihlerde görülmeye başlamıştı. Şair dergisinin 8. sayısında (30 Ocak 1919). Aruz'dan heceye, heceden aruza başlıklı .hafta Musahabesi’nde Yusuf Ziya Ortaç, durumu şöyle açıklı¬yor: Halit Fahri Bey, birkaç ay evvel, heceye yeni biat ettiği zaman, bütün mühtedilere has bir hararetle bu vezni müdafaa için nasıl makaleler yazdıysa, bugün de heceden aruza tekrar ihtida et¬mesi üzerine, yine aynı şiddetle eski vez¬ni müdafaa ediyor...
Vezinden vezne bir adımda geçilemez. Yoksa Halit Fahri Bey gibi fırka siya¬setlerine kapılarak, bir sene evvel Yeni mecmua müdürü Talat Bey'in hece vez¬nine biat ettikten sonra, aradan kısa bir zaman geçince tekrar zamanın tahavvü¬latına uyarak, Sabah gazetesi sermuhar¬riri Ali Kemal Bey'in aruz veznine dön¬mekle hiç bir şey yapılamaz...
Yusuf Ziya Ortaç'ın bu sert çıkışmaları¬na sebep olan, Halit Fahri Ozansoy'un ilk yazısı, Şiire karışmayın! başlığı altında ve Münekkitler pişdarı Ömer Seyfettin Bey'e bir mektup olarak, Nedim'de çık¬mış (sayı 2, 23 Ocak 1919), gene o der¬gide peş peşe Halit Fahri Ozansoy'un, Faruk Nafiz Çamlıbel'in v,b. aruz şiir¬leri yayımlanmıştı. Bu durumda, çıktık¬ları müddetçe Şair'de Yusuf Ziya hece¬nin, Nedim'de ise Halit Fahri aruzun sa¬vunmasını yaptılar.
Gene aynı yılda, keza haftalık, Büyük mecmua çıkmaya başlamıştı (ilk sayı: 6 Mart 1919), Nedim dergisine aruz şiir¬leri veren Faruk Nafiz, Büyük mecmua'¬ya hece şiirleri yazıyor, Yusuf Ziya ise Büyük mecmua'da hece şairliğinde sebat ediyordu. Yusuf Ziya ile Faruk Nafiz'e, 7. sayıdan başlayarak hece şiirleriyle Or¬han Seyfi'nin de katılması, Büyük mec¬mua'da hece şiiri davasının yeniden kuv¬vetleneceği fikrini uyandırmıştı. Ne var ki, Büyük mecmua, 1920 başlarında (ga¬liba 18. sayıda) kapandı. Beş Hececiler'¬den üçü (Halit Fahri, Orhan Seyfi, Faruk Nafiz) bu defa Yarın dergisine (1921¬1922) şiirler verdiler. Çıkışı 1923 - 1928 arası Milli mecmua'da ise, Beş Hececiler'i izleyen yeni Hececiler (Halide Nus¬ret, Necmeddin Halil, Ahmet Kutsi, Ne¬eip Fazıl, Ömer Bedreddin, Ali Mümtaz v.b.) yer aldılar. Beş Hececiler'den yalnız Faruk Nafiz, Mitli mecmua'da birkaç aruz şiiriyle göründü.
Cumhuriyet döneminin çoğalan dergileri arasında (Hayat, Güneş, Aydabir, Çınar¬altı, Varlık v.b.) Beş Hececiler zaman za¬man dağıldılar, ara sıra birleştiler. Ama gerek ayrıyken, gerekse bir dergide bir¬leştiklerinde aruz-hece farkı gözetmeksi¬zin her iki vezinde de yazdılar.
Bir zamanlar Milli edebiyat, Milli vezin, Milli dil davası çevresinde birleşmiş bu ,şairler, heceye bütün sanat hayatları bo¬yunca bağlanmadılarsa da, ona, kullan¬dıkları dille daha ahenkli, daha kıvrak bir biçim verdiler. Hece şiiri, vezinle büyumedi, dille güzelleşti. Mehmed Yurdakul'daki kuruluktan, donulduktan kurtularak tabii, lirik, etkili, zarif görü¬nüşlere büründü. İşlenen konuya göre heybetli-gür bir ses, kıvrak-esnek, ince bir güzellik kazandı.
Ömer Seyfettin, Genç Kalemler'in ilk sa¬yısındaki, imzasız Yeni lisan makalesin¬de (1911), Serveti fünuncular'ın konuşma diliyle yazı dilini, yani tabii dil ile suni dili birleştirmek yerine, kilometrelerce birbirlerinden ayırdıklarını söylemiş, on¬ların öyle mısralarına, öyle cümlelerine tesadüf olunur ki, içinde hiç Türkçe yok¬tur» demişti. Eski lisanın fenalıkların¬dan hiç birini değiştirmemişler; yalnız naatleri, kasideleri, terkib ve terei-i bend¬leri, muhammesleri, murabbaları, gazel¬leri, kıtaları bırakıp, yerine sahte sone'¬lerden müteşekkil, tatsız ve eskilerden daha manasız, çalma bir salon edebiyatı vücuda getirmişlerdir... demişti.
Ömer Seyrettin, gerçi, yeni bir düzeni kabul ettirmek isteyen her dava adamı gibi, Servetifünun şairlerine karşı eni¬konu haksız konuşuyor, onların getirdik¬leri yenilikleri toptan bilmezden geliyor¬du; fakat gene de, Ali Canib Yöntem'in de belirttiği gibi (Hecenin Beş Şairi, ' 1956, sf. 9) .konuşulan güzel Türkçe'yi' yazı diline geçirerek yeni ve büyük da¬vayı kazanan ve kazandıranlar, Ömer Seyfettin'in hikayeleri yanı sıra, şiirle¬riyle Beş Hececiler oldular. Muhakkak bu kazanılan dava o kadar büyüktür ki, yazı dilini konuşma dilinden ayrı tutan yapı, bu sayede tamamen demode olmuş, şiir dünyamız da yeni bir zevk meydana çıkmıştır.
Ali Canib Yöntem'in işaret ettiği bu yeni zevk ile Beş Hececiler, ferdi du¬yarlıkları, eski korsan hikayelerini, yurt köşelerini, Anadolu gerçeklerini şiire ge¬çirdiler; yerli-milli bir sanat ve tarih mo¬tifleri, yaşanan hayat dilimleriyle örülü bir memleket edebiyatı yaratmaya da Yöneldiler.
Beş Hececiler, çoğunlukla, hecenin on birli, on dörtlü kalıplarını kullandılar. He¬ce'nin bazı duraklarında değişiklik yap¬tıkları, on bir heceli vezni 7+4 olarak da böldükleri ve Servetifünuncular'ın bir tek manzumede türlü arılı kalıplarını kullanmak usulünü hece kalıplarına uy¬guladıkları da oldu (Enis Behiç); hece ile serbest müstezatlar da denediler (Ha¬lit Fahri). Mısra kümelendirmelerinde dörtlük esasına bağlı kalmadılar, yeni yeni biçimler aradılar; bir olay, bir hi¬kaye anlatabilmek için beyit beyit kafiyeli, uzun şiirler de yazdılar. (Faruk Nafiz: Han Duvarları vb.). Nesir cümlesini şiire aktardılar: daha önce Tevfik Fikret’te görülen Nazmın Nesre benzemesi, nesirdeki söz diziminin şiirlerde de görülmesi, beş hececilerde çok rastlanılan bir özelliktir: cümlelerin yarım bırakıldığı, birkaç mısra devam ettiği, mısra ortasında sona erdiği oldu.
Hece şiirlerini akından akına (Yusuf Ziya, 1916), dinle neyden (Faruk Nafiz 1919), bulutlara yakın (Halit Fahri 1920), Gönülden sesler (Orhan Seyfi 1922), Miras (Ensi Behiç 1927), gibi kitaplarda toplamış Beş Hececiler, bu vezni tiyatro eserlerinde de kullandılar
1934 tarihli kanunla aldıkları soyadlarını bile, böyle bir milli şevk ve inancın dolaylı ifadelerinden biri diye düşünebiliriz.
Etiketler: Ders - Ödev - Tez
BOYUTLARI VE BULUNDUKLARI YERLER
Bakteriler mikron cinsinden ölçülür. Bakterilerin büyüklüğü normal bir ökaryot hücredeki mitokondri kadardır. Birçok türün genişliği 0.1 – 4.0 mikron, boyuysa 0.2 – 50 milkron arasında değişir. Bakteriler aşağı yukarı her yerde bulunur. En çok organik atıkların ve suyun bol bulunduğu yerlerde yaşarlar. Yaklaşık 2000 bakteri türü belirlenmiştir ve bunların birçoğu, bulundukları ortamdaki öbür mikroorganizmaları yokederler. Atmosferin oksijensiz en üst tabakasında, denizin 10 km. dibinde, donmuş toprakta, sıcak su kaynaklarındaki SINIFLANDIRMA
19.yy’da biyolojinin gelişmesiyle, bakterilerin bitki de hayvan da olmadıkları ortaya konmuştur. Bakterilerin de gerçek bitkiler gibi sert hücre çeperleri vardır ; ama birçok bakteri türü hareket ederler ve enerjilerini, gelişmelerini organik besinlerden sağlarlar. (yalnızca birkaç bakteri türü fotosentezden yararlanır.) Eski iki evrenli sınıflandırma sisteminde bakteriler, bitkiler evrenine yerleştirilmişse de, günümüzde kullanılan beş evrenli sistemde bir hücreli prokaryotlar (bakteriler, kinobakteriler ya da mavi-yeşil su yosunları) Moneralar evrenine, bir hücreli ökaryotlar (protozoalar) ise Protistalar evrenine yerleştirilmiştir.
BİÇİMLERİNE GÖRE SINIFLANDIRILMASI
Biçimlerine göre 4 tip bakteri hücresi vardır:
Çubuk Şeklinde olanlar (Basiller) : ‘Kamçılılar’ adı verilen, hücrenin çevresini saran kirpiklerin ya da kamçıların yardımıyla hareket eden silindirimsi ya da çomak biçimli bakterilerdir.
Yuvarlak olanlar (Coccus) : Zincirler halinde gelişerek ‘streptokoklar’ oluşturan küre biçimli bakterilerdir.
Son yıllarda türleri genetik yapılarına göre düzenleyen bir sınıflandırma sistemi hazırlanmıştır. Bu sistemde , son derece farklılaşmış bir bakteri öbeği oluşturan Archaebacteria öbeği, RNA dizilimi temel tutularak, bakterilerin büyük bir çoğunluğunu kapsayan Eubacteria takımından ayrılmıştır.
GRAM BOYAMA SİSTEMİNE GÖRE SINIFLANDIRILMASI
Bakterilerin saptanmasında yaygın olarak kullanılan gram boyama yöntemi, 1884’te, Danimarkalı bakteribilim uzmanı Hans Christian Gram tarafından kusursuzlaştırılmıştır. Bu işlemde bakteriler, özel boyarmaddelerle ya da öbür kimyasal maddelerle boyanır. İşlemden geçirilen bakteriler iki gruba ayrılır ; koyu menekşe rengine dönen bakterilere ‘gram-pozitif bakteriler’, kırmızıya dönüşenlere ise ‘gram-negatif bakteriler’ denir. Hekimler, bakteri enfeksiyonlarını tedavi etmek için kullanacakları uygun antibiyotiği belirleyebilmek için, gram boyama yöntemine çok sık başvururlar. Gram-pozitif bakteriler daha çok penisiline, gram-negatif bakteriler ise daha çok streptomisin gibi öbür antibiyotiklere duyarlıdırlar. Bakterilerin boyama işleminde farklı renkler almalarının nedeni henüz tam anlamıyla aydınlatılmamışsa da, eldeki veriler, bu farklılığın bakteri hücre çeperinin yapısındaki özelliklerden
kaynaklandığını göstermektedir.
Aerob Bakteriler: Bazı bakteri grupları (Escherichia coi, zatürree ve yoğurt bakterisi gibi) ancak oksijenli ortamda yaşayabilir. Bunlarda mitokondri olmadığı için solunum hücre zarının iç kısmındaki kıvrımlarda (mezozom) gerçekleştirilir.Örnek:AzotBakterileri.
Geçici Aerob veya Geçici Anaerob Olanlar: Asıl solunumları oksijensiz olduğu halde kısa süre için aerob olanlara "Geçici Aerob" denir. Normal solunum şekli aerob olanlar ise havasız kalınca fermentasyona başvururlar.Bunlara"GeçiciAnaerob"denir.
BAKTERİLERİN ÜREMELERİ
Bölünerek Çoğalma: Bütün bakteri türlerinin esas üreme şekli bölünmedir. Bu bölünme eşeysiz üreme biçimidir. Su, besin maddesi ve sıcaklığın uygun olduğu ortamlarda çok hızlı bölünürler. Bu bölünmeler her 20 dakikada bir gerçekleşir. Bölünen bütün hücreler yaşasa, bir hücre 6 saat içinde
Bakterilerin bölünmeleri mitoza benzer. Ancak çekirdek zarı ve belli bir kromozom sayısı olmadığı için tam bir mitoz değildir. Buna Amitoz Bölünme denir.
Sporlanma: Bazı bakteri türleri yaşadıkları ortam şartları bozulunca endospor oluşturarak kötü şartları geçirirler. Endosporlar, kalıtım materyalinin çok az bir sitoplazmayla beraber çevrilmiş halidir. ortam şartları normale dönünce çeper çatlar, endospor gelişerek normal bakteriyi meydana getirir.
Spor oluşturmuş bir bakteri
Eşeyli Üreme (Konjugasyon): Bakteriler bölünerek çok hızlı üremelerine, olumsuz şartları da endospor oluşturarak geçirmelerine rağmen, düzensiz de olsa eşeyli üremeyi gerçekleştirirler. Çünkü bu sayede kalıtsal çeşitliliklerini artarak değişen ortamlara uyum yapma imkanı bulurlar. Bu çeşitliliğe kalıtsal varyasyon denir.
Bakterilerde konjugasyonla üreme
Konjugasyon (kavuşma) esnasında DNA yapısı farklı iki bakteri yan yana gelerek aralarında geçici bir zardan köprü oluştururlar. Bu köprü aracılığı ile DNA parçalarını değiştirirler. Sonra ayrılarak bölünmelerine devam ederler. Dikkat edilirse çok hücreli canlılarda görülen eşeyli üremeden çok farklı bir eşeyli üreme oluşmaktadır. Bunlarda gamet oluşumu ve döllenme yoktur.
Bakteriler diğer canlılara göre daha kolay mutasyona uğrarlar. Mutasyon genellikle zararlı ve öldürücü olmakla beraber, bakterilerde bazen olumlu sonuçlar veren faydalı mutasyonlar oluşabilmektedir. Bugün bakteriler besin (kültür) ortamlarında yetiştirilerek incelenmektedir. En iyi geliştikleri kültür ortamı et suyudur.
BAKTERİLERİN YARARLARI
Bakteriler olmasa, hayvan dışkıları, hayvan leşleri, ölü bakteriler çürümez ve her yer büyük çöp yığınlarıyla dolup taşardı. Ayrıca bakteriler, toprağı çeşitli yollarla zenginleştirirler. Azot bağlayıcı bakteriler, atmosferdeki azot gazını kullanarak, bitkilerin büyümesi için gerekli azota dönüştürürler. Baklagillerin köklerinde Rhizobium cinsinden bakteriler içeren küçük yumrular bulunur ; bu bakteriler, azot bağlanmasına yardımcı olur ; siyanobakteriler ise, havadaki serbest azotun bağlanmasını sağlarlar.
Bakteriler sanayide peynir, yoğurt, ayran, sirke, lahana turşusu, vb. besinlerin üretilmesinde çok önemli rol oynarlar. Topraktan elde edilen bakterilerdense, streptomisin gibi antibiyotiklerin yapımında yararlanılır. Deri tabaklanırken, tütün işlenirken, organik atıklar lağım arıtma tesislerinde arıtılırken de bakterilerden yararlanılır. Sığırlar, keçiler ve koyunlar otla beslenir, ama bakteriler olmasa yedikleri otların sert lifli selülozlarını kolayca sindiremezlerdi.
ÖLÜMCÜL OLABİLİRLER
Sağlıksız koşullarda bekletilen besinler, bakteriler tarafından bozulabilir. Stafilakoklar, Streptokoklar ve Salmonellalar gibi besin bozucu bakteriler, zehirli toksinler üretirler. Bozulan besinin insanlar tarafından tüketilmesiyse ağır hastalıklara yol açar. Sağlıksız koşullarda işlenen konservelenmiş ve tütsülenmiş besinlerde üreyen Clostridium botulinum türü bakteri, bir toksin üreterek, ‘botülizm’ adı verilen ve çoğunlukla ölümle sonuçlanan bir hastalığa neden olmaktadır.
BAKTERİLERİN YOK EDİLMESİ
Yukarıda sözü edilen kimyasal maddeler, insan bedeni için oldukça zehirli sayıldıklarından ağız yoluyla alınmamaları gerekir. Ama antibiyotikler, canlı organizmalar (genellikle bakteriler ve küflerden yararlanılır) tarafından üretilmelerine karşın, ağız yoluyla alındıklarında bakterileri öldürür ya da üremelerini engellerler; mikroplara karşı etkenlerse antibiyotiklerle aynı işlevi gören doğal ya da yapay kimyasal maddelerdir.
Etiketler: Ders - Ödev - Tez, Sağlık
Atom, bir maddenin özellikleri değiştirmeden bölüne bileceği en küçük parçasıdır. Atomlar çok kez molekül adı verilen grup halinde bulunurlar.
Elimizle dokunduğumuz, gözümüzle gördüğümüz her şey atomlardan yapılmıştır. Ancak, bu atomlar son derece küçük oludklarından, ne mikroskopla görülebilirler nede varlıkları tek tek farkedebilir. Bu yüzden, bilginler atomların varlığını yapılarını ancak özel usullerle inceleyebilirler.
ATOM, MOLEKÜL VE ELAMAN
Bir bardak suya bir kaşık şeker koyup iyiye karıştıralım çok geçmeden şeker erir suyun içinde büsbütün kaybolur. Şekeri artık gözle göremeyiz ama genede suyun içinde koyduğum yerde durduğunu biliriz. Suyu büsbütün buharlaştıracak olursak şeker gene meydana çıkar.
Bunun nedeni şudur: Şeker suda eriyince milyonlarca küçük zerreciğe ayrılır. Demekki şeker gözle görülmeyecek kadar küçük zerreciklerden oluşmuştur. İşte bu küçük zerreciklere molekül adı verilir.
Bütün cisimler molekül denen bu küçük zerreciklerden yapılmıştır. Moleküller de atomların birleşmesinden meydana gelir. Şekerin suda erimesi şeker moleküllerini hiçbir zaman bozmaz.
Şimdi, bir başka deney daha yapalım. Bir kaşık şekeri maden bir kap içinde ocağa koyalım. Şeker suda önce erir sonra kararıp simsiyah bir renk alır. Suda eriyen şekeri gene eski durumuna getirebilmiştik. Oysa bu kez şekerin yanmasıyla meydana gelen kara maddeyi eski haline getiremeyiz. Çünkü şekeri bu şekilde kavurmakla onun moleküllerini daha küçük parçalara bölmüş oluruz. Yanma sırasında bu küçük parçalardan bir kısmı da uçup gider. Kapta kalan kısım ise karbondur. Karbon molekülünü artık başka bir maddeye çevirmeye imkan yoktur. Çünkü karbon bir elemandır.
Bir elemanın atomu başka bir elamanın atomuna benzemez. Her atomun kendine özgü bir özelliği vardır. Bütün maddelerin molekülleri atomların birleşmesiyle meydana gelir.
Bilginler maddeleri bu şekilde parçalayarak 100 kadar elaman bulmuşlardır. Moleküller elemanlardan meydana geldiğine göre elamanların moleküllerden daha küçük zerreciklerden yapılmış olması gerekir. İşte atomlar bu elemanları meydana getiren zerreciklerdir.
ATOMLARIN BÜYÜKLÜĞÜ
Varlıkları ancak bilimsel deneylerle anlaşılan atomlar akıl almayacak kadar küçüktür. Atomların büyüklükleri cinslerine göre değişir. Örneğin; hidrojen atomu en küçük atomdur. Yanyana konmuş 10.000.000 hidrojen atomunun uzunluğu 1 mm ancak olur. En küçük atomlardan biri olan uranyum atomunun çapı ise hidrojeninkinden 4 kat daha büyüktür.
Bir damla suda 33 milyar defa milyar molekül vardır. Bu moleküller hidrojen ile oksijen elemanlarından yapılmıştır. Her molekülde ikisi hidrojen biri oksijen olmak üzere 3 atom vardır. Öyleyse bir damla su 100 milyar defa milyar atomdan meydana gelmiş demektir.
ATOMLARIN HAREKETİ
Maddeyi meydana getiren atomlar sürekli olarak hareket ederler. Genel olarak atomların titreşim hızı saniyede 400 metre kadardır. Bu hız sıcaklıkla ilgilidir. Sıcaklık azaldıkça atomların hızı da azalır. –273 derece de büsbütün durur. Bu ısı derecesine saltık sıfır (mutlak sıfır) denir.
ATOMUN YAPISI
Bir atom ilk bakışta güneş sistemine benzer. Dünya ile gezegenler güneşin cevresinde nasıl dönerlerse atomlarda bir çekirdeğin çevresinde dönen elektronlardan meydana gelmişlerdir.
Elektronlar çekirdeğin çevresinde inannılmaz bir hızla dönerler. Hidrojen atomunda elektron dönüş hızı saniyede 2000 km dir. Bir atomdaki elektronların sayısı ile bunların yörüngesinin durumu atomun cinsini meydana getirir.
Şimdi bir atomu meydana getiren öğeleri kısaca inceleyelim.
1-ELEKTRON: Atom çekirdeğinin çevresinde dönen negatif elektrik yüklü zerreciklerdir. Atomdaki elektron sayısı elemanın cinsine göre değişir. Elektronların sayısı ne kadar çok olursa olsun çekirdeğin çevresindeki büyük dönüş hızlarına rağmen ne birbirlerine çarparlar ne de çekirdeğe atom çekirdeğindeki her protona karşılık bir elektron vardır. En hafif atom olan hidrojenin; 1, heyumun; 2, oksijeninde 8 elektronu vardır. En hafif olan hidrojen atomunda elektronların ağırlığı atomun ağırlığının 1/1840’ ı kadardır.
2-PROTON : Atomun çekirdeğini meydana getiren öğelerden biridir. Elektronların tersine proton pozitif elektirik yüklü bir zerreciktir. Ağırlığı; elektronunkinden 1840 kat daha çoktur. Yalnız taşıdığı elektrik yükünün oranı elektronunkiyle aynıdır. Atomların cinslerine göre çekirdeklerindeki proton sayısıda değişir.
3-NEUTRON : Hiç elektirik yükü olmayan zerreciklere denir. Atomların çoğunun çekirdeklerinde neutronlar vardır. Ağırlıkları protonunkinden biraz daha çoktur. Neytronların sayısı da atomun cinsine göre değişir. Serbest neutronlar atomları bombardıman etmek bakımından çok yararlıdırlar.
ATOMUN DİĞER PARÇALARI
Atomun, değişik durumlarda ortaya çıkan bir çok parçacıkları vardır ki, başlıcaları şunlardır :
Positon. – Pozitif elektrik yüklü elektronlardır. Kozmik ışınlardan, negatif elektrik yüklü elektronlarla birlikte bulunurlar. Aynı zamanda, atom zerrecikleriyle bombardıman edline kimi elemanlardan da positon çıkar. Bir positonun hayatı, en çok saniyenin milyarda biri kadardır. Çünkü, zıt yüklü elektron, positonu çeker. Bu çekme sonunda, her iki zerrecikte yok olur. Bunların kütlesi ise, enerjiye dönüşür.
Meson. – İlk kez kozmik ışınlarda keşfedilmiştir. Mesonlar, sonradan yapay olarak da elde edilmiştir. İki tür meson vardır : “Pi – meson” ile “Mu – meson”. Her türünün ağırlığı elektronlarınkinin 200 katından daha çoktur. Pozitif, yada negatif elektrik yüklü olabilirler. Megatif eletrik yüklü bir pi – meson pozitif elektrik yüklü atom çekirdeğine yaklaşırsa çekirdek onu emer. Bunun sonucu olarak da çekirdek patlar. Pi – mesonların ömrü saniyenin iki yüz milyonda kadar ancak sürer. Pi – mesonlar, bu kısa hayatlarının sonunda, mu – meson haline gelirler. Mu – mesonların ömrü de saniyenin iki milyonda biri kadardır.
Neutrino. – Bunlar elektrik bakımından nötrdürler; ağırlıkları yoktur. Varlıkları, ancak kurumsal olarak bilinmektedir.
Deuteron. – Bir protonla bir neutrondan oluşmuş, pozitif elektrik yüklü zerreciklerdir. Ağır hidrojen çekirdeğini meydana getirirler. Bu yüden, ağır hidrojene “deuteriom” da denir.
Triton. – Tritium (hidrojen isotopu), nun çekirdeğine denir. Kütlesdi, deuterondan bir fazlasıyla, üçtür. Triton zerrecikleri tabiatta bulunmaz ancak yapay olarak yapılabilirler.
Alfa zerrecikleri. – Radyum gibi radyoaktif atomlar çevrelerine alfa zerrecikleri saçarlar. Bir alfa zerreciğinde iki protonla iki neutron bulunur. Bunlar helyum çekirdeğinin aynıdır.
Gamma ışınları. – Bunlara “foton”da denir. Radyoaktif atomların parçalanması sonucunda çevreye yayılırlar. Bir atom bombasının patlamasından meydana gelen öldürücü ışınlar gamma ışınlarıdır. X ışınlarına benzeyen gamma ışınlarının bir cisim içine girme yetenekleri çok yüksektir. Yüksek enerjili gamma ışınları, bir metre kadar kalınlıktaki demire, yada betona bile etki yapabilirler
ATOM AĞIRLIĞI
Çeşitli atomlardaki protonlarla neutronların sayısına “atom sayısı” ve “atom ağırlığı” denir. Bir atom sayısı, o atomda ne kadar proton, yada elektron bulunduğunu gösterir. Böylece, o atomun hangi elemanının atomu olduğu anlaşılır. Kimi elemanların neutron sayısı değişik olduğundan, bir elemanın birden fazla atom ağırlığı olabilir.
ISITOP NEDİR
Bir elemanın ağırlıkça değişik olan atom çeşitlerine, o elemanın “isotop”u denir. İsotoplara, bir bakıma, “atom kardeşler” demek yerinde olur. Çünkü, bunlar aynı elemanın ağırlıkça değişik olan atomlarından başka bir şey değildir. Örneğin, hidrojenin isotopları, ağır hidrojen (deuterium)’le, çok ağır hidrojen (tritium’dur).
Bir elemanın bütün isotopları aynı atom sayısını taşırlar. Oysa, çeşitli atom ağırlıkları, elemanın çeşitli isotoplarını gösterirler. Atom ağılığı elemanın simgesinin sağ üst başına, atom sayısı ise sol alt yanına yazılır. Örneğin, helyumun atom ağırlığıyla atom sayısının yazılışı şöyledir : 2He4.
Atom çekirdeğinde her protona karşılık, bir elektron vardır. Neutronlar ise böyle bir kurala bağlı değillerdir. Bir elemanın isotopunda, proton sayısından çok neutron bulunur. Elektronlar atom çekirdeğinin çevresinde aynı yörüngede dönmezler. Elemanın atom sayısı arttıkça, çekirdek çevresinde dönen elektronlar da birbirinde ayrı tabakalar meydana getirirler.
Bunlar bir soğanın tabakaları gibi, birbiri üstüne kat kat sıralanmışlardır. Çekirdeğe en yakın tabakada, genellikle, iki elektron bulunur. Üç elektronlu lityumun üçüncü elektronu, ikinci tabakada döner. Berilyumun ikinci tabakasında ise iki elektron vardır.
Atomlardaki elektron tabakaları da belirli bir sayıda olur. En ağı elemanlarla yedi tabaka vardır. İlk tabakadaki elektron sayısı her zaman 2’dir. Bilginler, bu tabakaları belirtmek için, K’ den Q’ ya kadar olan harfleri kullanırlar.
ATOMUN İÇİNDEKİ BOŞLUK
10 milyon hidrojen atomunun ancak bir milimetrelik bir uzunlukta olduğunu söylemiştik.
Bu kadar küçük bir atomun çekirdeği, ancak atom çapının 10.000’ de biri kadardır. Bir atomun çekirdeğiyle elektronları arasında, atom ölçülerine göre, çok muazzam bir boşluk vardır. Bu bakımdan, en ağırları da içinde olmak üzere, bütün maddelerin büyük bir kısmı, boşluktan ibarettir.
Bir atom çekirdeğinin bir futbol topu büyüklüğünde olduğunu düşünürsek, elektronları, bunun çevresinde çapı 5 km. genişlikte bir çember üzerinde döner. Atomlardaki boşluk oranı bu denli büyük olduğuna göre, maddelerin de aynı orandaki bir kısmı boşluktan ibaret demektir. Yalnız, muazzam bir enerji taşıyan atom çekirdeğinin, çevresinde dönen elektronlar üzerinde büyük bir çekim gücü vardır.
Öte yandan elektronların ağırlığı yok sayılacak kadar az olduğundan, atomun bütün kütlesi ile ağırlığı çekirdeğinde sayılır. Yani, elemanlara, dolayısıyla da maddeye ağırlığı veren, asıl atomun çekirdeğidir.
Atomlardaki bu boşluk olmasaydı, her şey inanılmaz derecede küçülürdü. Örneğin, bir insanı meydana getiren atomların insana asıl ağırlığını veren çekirdeklerini bir araya getirmek elde olsa, insan gözle görülemeyecek kadar küçük bir zerre haline gelirdi. Ağırlığı gene o insanın ağırlığına eşit olan bir zerre!
ATOMUN KİMYASAL ÖZELLİKLERİ
Şimdiye kadar atomun yalnız fiziksel özelliklerine değindik. Şimdi atomu, birde kimyasal bakımdan inceleyelim :
Atomların kimyasal özellikleri taşıdıkları proton sayısıyla dış tabakalardaki elektronların durumuna bağlıdır. Bu elektronlar başak bir atomun elektronlar ile yer değiştirebilir, yada onların yörüngesini paylaşabilirlerse, atom aralarında bir çekme kuvveti doğar. Bu kuvvet iki atomu bir arada tutar. İşte molekül bu sayede meydana gelir. Helyum, argom gibi kimi elemanlarının protonları başka elektronlarla birleşmezler.
Bu gün sayısı yüzü aşkın eleman bilinmektedir. Bunların bin kadar da isotopu bulunmuştur. Bu isotopların çoğu radyoaktiftir.
Atomlarda 1’den 102’ye kadar elektron, gene 1’den 102’ye kadar da proton bulunabilir. Bir atomdaki protonların sayısı, onun atom sayısını gösterir. Başka bir deyişle, elemanların sıra numaraları, onların atomlarındaki proton sayısına eşittir. (Bk. eleman).
Elemanların atom ağırlıkları, birim kabul edilen bir atomun ağırlığına oranla tayin edilen ağırlıklarıdır.
Atom ağırlığı birimi olarak, oksijenin atom ağırlığı kabul edilmiştir. Öteki elemanların atom ağırlıkları ise, oksijenin atom ağırlığına 16’ya oranlanarak, deney yoluyla bulunmuştur.
1951 yılında uluslar arası bir kurum bir atom ağırlıkları tablosu tespit etmiştir. Bu listede 102 eleman vardır. Bunlardan birkaç tanesi tabiatta bulunmaz. Tabiatta bulunmayan bu elemanlar, atomların başkalaştırılmaları yoluyla elde edilmişlerdir.
ATOM ENERJİSİ
Atom enerjisi dünyanın da, hayatın da kaynağıdır, diyebiliriz. Çünkü, çevremizde neye baksak, bu enerjinin bir başka biçimde belirmiş örneğini görürüz. Bu enerji nereden geliyor?
Dünyamızdan 150.000.000 kilometre uzakta, orta büyüklükte bir yıldız vardır : Güneş… En az iki milyar yıldan beri, dünyayı hemen hemen hiç değişmeyen bir ışıkta, ısıyla besleyen Güneş, muazzam bir enerji kaynağıdır. Güneşin, daha milyonlarca yıl dünyayı aynı şekilde enerjiyle besleyeceği hesaplanmıştır.
Güneşteki bu bitmez tükenmez gücün kaynağı, atom enerjisidir. Güneşte bir saniyede meydana gelen enerji, 500.000.000.000.000.000.000.000 (beş yüz sikstilyon, yani “beş yüz milyar defa bin milyar”) beygir gücüdür.
Atom enerjisi, atom çekirdeğinden serbest bırakılan enerji demektir. Atom çekirdeğinin ikiye bölünmesi (fisyon) olayında, iki ayrı atom meydana gelir bölünen atomun çekirdeğinin kütlesinden bir kısmı enerji haline dönüşür. Bu bakımdan, “atom enerjisi” deyimi yerine, “nükleer enerji” (atom çekirdeği enerjisi) deyimi de kullanılır.
Nükleer enerji kimyasal bir işlem sırasında meydana gelen enerjiden çok büyüktür. Örneğin, kömürün yanmasını ele alalım. Bir ocakta kömürü yaktığımız zaman, sıcaklığı veren şey, kimyasal bir olaydır. Bu olay sonunda, kömürdeki 1 karbon atomu, 2 oksijen atomu ile birleşerek, 1 karbon dioksit atomu meydana getirir. Oysa, 1 karbon atomunun çekirdeği parçalanacak olursa (fisyon), yanma sırasında çıkan sıcaklığın 3 milyon katı sıcaklık verir. Kömür, yada karbondaki nükleer enerjiden yararlanmanın yolu daha bulunamamıştır. Bu alanda, başta İngiltere olmak üzere, bir çok ülkelerde araştırmalar, deneyler yapılmaktadır. Karbonun nükleer enerjisinden yararlanma yolu bulunduğu zaman dünyanın gittikçe artmakta olan enerji darlığı geniş ölçüde giderilecektir.
ATOM ARAŞTIRMALARININ KISA BİR TARİHÇESİ
Leukippos ile Demokritos gidi Eski Yunan filozofları, daha bundan binlerce yıl önce, maddelerin “atom” adını verdikleri bölünmez, parçalanmaz zerreciklerden meydana geldiğini ileri sürmüşlerdi. Yalnız, bu kuramlar fizikten çok, felsefe doktrinleri niteliğindeydi. Atom üzerindeki bu düşünceler iki bin yılı aşkın bir süreyle unutulup gitti.
Atom kuramı’nı ilk kez bugünküne yakın bir anlayışla ortaya koyan ise İngiliz kimya bilgini Jonh Dalton oldu (Bk. Dalton).
Dalton’un 1803 yılında ortaya attığı atom kuramının ana hatları şunlardı :
1 – Bütün elemanlar atomdan yapılmıştır.
2 – Aynı elemanın atomları büyüklük, ağırlık başka özellikleri bakımından birbirine benzerler
3 – Atomlar yok edilemez, parçalanamaz, yoktan var edilemezler
4 – Başka başka elemanların atomları birleşerek, molekülleri meydana getirirler.
Dalton, aynı zamanda hem kendi kurduğu teoriye, hem de yaptığı deneylere dayanarak, elemanların atom ağırlıklarını da tespit etti. Ancak bu alandaki çalışmalar ilerledikçe, Dalton’un kuramında bir takım yanlışlıklar olduğu da meydana çıktı. Örneğin, belirli bir elemanın atomlarının kimyasal özellikleri aynı olsa bile, ağırlıkları değişik olabilir. Bu gün atomları parçalayarak yeni atomlar meydana getirmek olanağı da bulunmuştur.
Dalton’dan sonra atom alanındaki çalışmalara daha büyük bir hızla ilerlemeye başladı. 1896 yılında, Fransız bilgini Henri Becquerel (1852 – 1908) doğal radyoaktivite keşfetti. 1903 yılında Nobel Fizik Armağanı’nı kazanan bu bilgin, uranyumun yaydığı ışınımları dikkate çekerek, bunun radyoaktivite olduğunu belirtmişti. 1898 yılında da Marie ve Pierre Curie radyomu buldular (Bk. Curie). 1900’de, Alman bilgini Max Planck (1858 – 1947) Quantum Teorisi’ni ortaya attı (Bk. Quantum Teorisi). 1905 yılında ise büyük kuramsal fizik bilgini Albert Einstein, İzafiyet (Relativite) Teorisi’ni ortaya atarak E = mc2 formülünü buldu; atom enerjisinin büyüklüğünü belirtti.
Atomun yapısı üzerinde en önemli buluşlarını yapanlardan biri de İngiliz bilgini Ernest Rutheford (1871 – 1937)’dur. Rutheford 1904 yılında Alfa zerreciklerini keşfetti; 1911’de de atom çekirdeği kuramını ortaya attı. Atomların bir çekirdekle, bu çekirdeğin çevresinde dönen elektronlardan ibaret olduğunu ileri sürdü; atomların ilk özelliklerini keşfetti.
Atomla ilgili çalışmaların gelişmesini belirten öbür önemli tarihler de şunlardır :
1912 – İsotop Teorisi, Frederick Solddy (İngiltere).
1913 – Atom Yapısı Teorisi, Niels Bohr (Danimarka).
1919 – İlk Yapay Atom Praçalanışı (Rutheford azot atomunun çekirdeğini parçaladı).
1926 – Dalga Mekaniği Teorisi, Ervin Scheodinger (Almanya).
1928 – Quantun Mekaniği Teorisi, P. A. Dirac (İngiltere).
1931 – İlk Kiklotron, E. A. O. Lavrence (A. B. D.).
1932 – Deoteriumun keşfi, Harold Urey (A. B. D.).
1933 – Yapay Radyoaktivitenin Keşfi, Frederik ve Irene Joloit – Curie (Fransız).
1935 – U. 235’in Keşfi, A. J. Demspster (A. B. D.)
1938 – Uranyum Parçalanışı, Otto Hahn ve Fritz Strassmnn (Almanya)
1940 – İlk Detatronun Yapılması, D. W. Kerst (A. B. D.).
1934 – U. 239, Leptunyum ve Plutonyum Yapıldı, Enrico Fermi (Roma, Colombia ve Chicago Üniversiteleri).
1942 – İlk Atom Pili Yapıldı, Enrico Fermi (Chicago Üniversitesi).
1945 – İlk Atom Bombası Patlatıldı (A. B. D.).
1949 – Sovyetler Birliği’nde Atom Bombası Patlatıldı.
1952 – Hidrojen Bombası Patlatıldı.
Etiketler: Ders - Ödev - Tez
PLATON ve ARİSTOTELES
Aristo ve Platon, insanoğlu için değerli bir yaşamın sadece bir cemiyet içerisinde mümkün olacağına inanır. Cemiyetle, her ikisi de Yunan şehir devletini kastetmektedir. Ancak idealist rasyonalist Platon ile eleştirel, sağduyulu filozof Aristo arasındaki genel karşıtlık iki filozofun toplum görüşlerinde de açığa çıkmaktadır. Platon var olan koşulları aklın talepleri doğrultusunda eleştirir ve siyaseti, bir vazife gibi görür: Var olan koşulları ideal olana yaklaştırma görevi. Halbuki Aristo mevcut devlet formlarıyla yola çıkar ve O'nun için akıl, gerçekten var olanı değerlendirmek ve tasnif etmek için bir araçtır. Demek ki Platon mevcut düzenin ötesinde, mahiyeti itibariyle yeni olanı ararken, Aristo mevcut olanlardan en iyisini bulmaya çalışmaktadır. Zamanının şehir devletlerindeki siyasal koşullara uygunluğu göz önünde bulundurulduğunda, bu noktada Aristo'nun söyledikleri daha gerçekçidir.
Buradaki Platon ve Aristo tanımlaması elbette bir basite indirgemedir. Fakat bu tespit bile, her ikisinin salt siyasal ve felsefî teorilerindeki kesin farklılıkları gün yüzüne çıkarmaya yardımcı olacak mahiyettedir. Lakin aralarındaki farklılıklara dikkat çekerken çok fazla ortak noktada buluştukları gerçeği gölgelenmemelidir. Platon'dan Aristo'ya uzanan gelişmedeki bağlantı, Aristo'nun Platon'a karşı çıkmış olması gerçeğiyle ilişkilidir; yani Aristo, sadece yeni bir bakış açısı sunmakla kalmaz, Platona karşı argümanlar da sıralar. Kimin daha iyi bir düşünür olduğu karşılaştırması yapmadan şunu söyleyebiliriz ki, Aristo bir tür Platon'un rasyonel devamını temsil etmektedir. Örnek verirsek, Aristo, tıpkı Platon'un yaptığı gibi, Platonik idealar teorisini eleştirir
TÖZ ve NİTELİKLERİ
Platon, geçerli ders kitaplarındaki açıklamalarda yazdığı üzere, ideaların gerçekte var olan şey olduğunu söylerken Aristo, bağımsız bir biçimde var olanın belirli şeyler, yani Aristo terminolojisini kullanırsak, "tözler" olduğunu iddia eder. Eyfel Kulesi, komşunun atı ve bu kalem belirli şeylere ya da Aristovari anlamda tözlere dair örneklerdir: Bağımsız biçimde var olurlar. Eyfel Kulesinin yüksekliği, komşunun atının altın sarısı rengi, kalemin altıgen kesiti ise kuleden, kalemden, attan bağımsız mevcut olamayan niteliklerdir. Tözlerin nitelikleri vardır, niteliklerse tözlerin nitelikleri olarak vardırlar; fakat, bunun ötesinde, niteliklerin herhangi bir bağımsız mevcudiyetleri yoktur. Çeşitli sarı renkli nesnelere bakarak "sarı" niteliği hakkında konuşabilir ve diğer nesnelerden ve niteliklerden benzer biçimde söz edebiliriz. Ancak, Aristo'ya göre, bu "sarıyı" bağımsız olarak var olan bir ideaya dönüştürmez. Sarı niteliği, sadece sarı şeylerdedir ve sarı şeylerde olduğu için var olacaktır. Benzer biçimde, Kara Güzel, Düldül, Delifişek ve diğer atlara baktığımız vakit onlardan at olarak söz edebiliriz. Şu halde, belirli atların her birinin bireysel ve tesadüfi niteliklerini göz ardı ediyor ve at olarak tümünün ortak niteliğine odaklanıyoruz. Atların ne ince-toparlak, ne iyi huylu-inatçı olması, ne de kahverengi-san olması bu nedenle aslî olmamaktadır. Bir atın özünün ne olduğunu düşündüğümüzde bu nitelikler öze ait olmamaktadır. Ancak, bunların dışında diğer nitelikler de vardır ki bunlar olmadan bir at, at olarak kalamaz. Örnek olarak, memeli olmak ve toynaklara sahip olmak. Öyleyse böyle niteliklere öze ait nitelikler denilebilir: Bu türler tözü neyin nitelediğini ifade ederler. Öze ait olan ve olmayan nitelikler arasındaki bu ayrımdan yola çıkarak bir cins mefhumu formüle edebiliriz; bir atın öze ait niteliklerini taşıyan at cinsi örneğimizdeki gibi.
Şu halde Aristo, tözlerin gerçekten var olan şeyler olduğunu, ancak bu bahsettiğimiz niteliklerin ve cinslerin, tözlerin (belirli şeylerin) içinde veyahut bunlarla birlikte var olduğu müddetçe, görece bir varlığa sahip olduğunu iddia etmektedir:
kahverengi kapı = belirli şey (töz) = bağımsız varlık
--------------------------------------------------------------
kahverengi nitelik ve cinsler görece varlık
Böylelikle Aristo, ideaları eşyanın seviyesine indirir: Nitelikler ve cinsler vardır; ancak sadece belirli şeylerde.3
Kısaca, Platon ve Aristo arasındaki ilişkiyi burada şöyle açıklayabiliriz: Her ikisi de kavramsal kelimelerin (niteliklerin adları; örneklendirirsek kırmızı, dairesel; ve türlerin adları; örneklendirirsek;at;,;insan vb.) var olan bir şeyle ilgili olduğuna inanır. Ancak Platon, bu bir şeylerin; sezilebilir olguların ardında var olan idealar olduğuna inanır: Haklı olarak, bu bir sandalyedir ve rengi de mavidir deriz, fakat bunu görmek için sandalye ve mavi ideasına evvelden sahip olmak zorundayız. Demek ki, mavi sandalye örneğimizde olduğu gibi, idealar, olguların ne olduğunu görmemizi mümkün kılar. Aristo bu ;bir şeylerin; sezilebilir olgular içinde var olan formlar olduğuna inanır. Ancak bu çok fazla lafzi olarak anlaşılmamalıdır. Aristo'ya göre, aklın yardımıyla evrenseli ya da formları kavrayabiliriz. Neyin Kara Güzel'e özgü olduğunu göz ardı ederek evrensel at formunu tahayyül edebilirim. Kara Güzel'i görebilirim, fakat gerçekten Kara Güzel'in içinde; bulunan at formu sadece sezilebilir ve belirli olandan soyutlama yoluyla açık biçimde bilinebilir.
Platon'a göre duyusal deneyim, kusursuz bir bilgi biçimi değildir. Hakiki bilgi idealara olan vukûfiyettir ve idealara olan bu vukûfiyet, idealar dünyasına sezilebilir dünyanın ardından; bakmayı gerektirir. Aristo'ya göreyse duyusal deneyim, ampirik olan, daha olumlu bir konumdadır. Aristo'ya göre nihai olarak sadece belirli şeyler (tözler) vardır. Fakat aklın yardımıyla bu şeyler içindeki evrensel formları seçebiliriz. Soyutlama yapmak suretiyle eşyadaki evrensel formları tanıyabiliriz. Başka bir deyişle, duyusal deneyim ve akıl, Aristo'da Platon'a nazaran daha eşit bir hal alır. Aristoculuk ve Platonculuk arasındaki bu karşıtlığa 'evrenseller' konusundaki anlaşmazlıkla bağlantılı olarak geri döneceğiz
Platon ve Aristo, düşünce tarihi incelendiğinde tüm zamanların kendinden sonraki dönemleri en çok etkileyen iki ismi olarak kabul görmüştür. Sokrates’in öğrencisi ve Aristo’nun hocası olan Platon’un etkisinin, 8. yüzyıla kadar olan dönemde Hıristiyan Tanrıbilimi üzerinde Aristo’ya kıyasla daha fazla hissedildiği görüşü vardır. Öyle ki bu büyüklüğü bazı düşünce adamları; “Platon, yalnız Sokrates öğrencilerinin değil, belki Yunan filozoflarının en büyüğüdür. Büyük bir düşünür ve parlak bir yazar olan Platon sayesinde Yunan felsefesi gerek şekil gerekse öz bakımından en yüksek düzeyine ulaşmıştır.” ; şeklinde ifade etmişlerdir. Ayrıca Nietzche; Hıristiyanlığın, Platonismin genişletilmişi olduğunu iddia ederek bu etkinin gücünü ve büyüklüğünü vurgulamıştır.
Platon’un farklı zamanlarda farklı veya aynı soruları sorması, bu sorulara çeşitli zamanlarda, önce verdiği cevaplardan farklı olarak cevap vermesi ve hemen her konuyu yeniden sorgulaması, onu incelerken gelişim dönemlerini kesin bir sınırla ayırmaya olanak tanımamaktadır. Hocası Sokrates den aldığı duraksız sorgulama yöntemleri ile kendi düşüncelerini sürekli sorgulayan Platon’un anlaşılması bu dönemlerin ilişkileriyle anlatılmasıyla mümkün olabilecektir.
Yunan felsefesi Platon’a kadar gelişen ve ulaşan döneme kadar iki dönem geçirmişti. Birinci dönemde doğa(kosmos), ikinci dönemde ise, insan(anthropos) sorunu ele alınmıştır. Bu dönemlerden sonra Yunan felsefesinin üçüncü döneminde ise; ilk iki dönemde doğa ve insan konularında elde edilen bilgilerin bir sentez içersinde birleştirilmesi, kaynaştırılması denenmiştir. Temsilcilerini sofistler ile Sokrates’te bulan anthropolojik dönemde bilgi, tek yanlı olarak, yalnız pratik hayat için değerlendirilmek istenmiştir. Onun için ilk-kosmolojik-dönemde üzerinde durulan, araştırılan evren ile ilgili metafizik sorunlar hemen hemen büsbütün bir yana bırakılmıştır. Yunan felsefesinin üçüncü döneminde ise bu metafizik problemlere yeni bir güçle dönülmüş, bu yeni gelişimin taşıyıcıları da Platon ve Aristoteles olmuştur.
Platon ve Aristoteles kendilerinden önceki dönemlerden sistematik olmalarıyla ayrılırlar. Platon hayatı boyunca sistematik olmayı reddetmiş fakat kendi bütünlüğü içinde bir bilim sistemi yaratması, sorunlarının çok yanlı oluşu, sorunları bir birlik içinde, yani bir sistem içinde işlemesinden dolayı Yunan felsefesinin “sistematik dönem”i içersinde yer almasının anlamlı olabileceği düşünülmektedir.
Platon 427 yılında Atina da Aigina da(Pire Körfezi’nde bir ada) doğmuştur. Ailesi Atina’nın en eski soylu ailelerindendir. Babası yönünden Kral Kodros, annesi yönünden ünlü yasa koyucu Solon ile ilintisi vardır. Ayrıca kendisi yaşarken de ailesinin Atina da büyük siyasi nüfuzu vardır. Devrin ileri gelenlerinden ve otuzlar yönetiminde yer alan Kritias ile Kharmides’in akrabası olan annesinin, Platon’un ardından Adeimantos ve Glaukon adını verdikleri iki oğlu daha olur. Platon soyu ve çevresi bakımından tam bir aristokrattır. Bir söylentiye göre asıl adı, büyükbabasınınki gibi, Aristoklestir; geniş göğüslü olduğu için cimnastik öğretmeni ona Platon adını takmıştır. Platon’un asıl adı olan Aristokles, günümüzde sıkça kullanılan “aristokrat” ve “aristokrasi” kelimelerinin kökenini oluşturmuştur. Ayrıca “platonik” kelimesi de, çağlar boyunca, “maddesel olmayan, sadece düşünsel boyutta var olan” anlamında kullanılmıştır. Platon iyi bir eğitimle yetişmiş, çeşitli öğretmenlerden cimnastik ve müzik dersleri almıştır. İlgi alanları içersinde önemli bir yer tuttuğu anlaşılan felsefeye de Herakleitosçu Kratysas dan dersler alarak başlamıştır. Gençliği Atina’nın kültürce çok parlak bir dönemine rastladığı için bu gelişmişliğin ve zenginliğin onun üzerinde büyük bir etkisi olmuştur. Perikles’in ardından gelen bu dönemdeki Atina’nın sanat ve edebiyat bakımından yüksek düzeyine Platon çok şey borçludur. Platon un zengin sanatçı tarzı böyle bir atmosferde oluşmuştur. Bir sanatçı ve edebiyatçı olarak yetiştirilmiş olmasından büyük ölçüde istifade etmiş, kurguladığı düşünsel ürünleri, çok ustaca hatta şiirsel bir anlatımla süsleyerek, asırlar boyu insanları etkilemeyi başarmıştır. Fakat bu özellikleri bulunan Platon, çeşitli türlerde eserler yazmış, yazdıklarını beğenmemiş ve Sokrates’in üzerinde yaptığı derin etki sebebiyle bunları yakmıştır.
Atina, Isparta ile birlikte 490 ve 480 yıllarındaki Pers saldırılarının püskürtülmesine önderlik eder ve yunan kentlerinin olası Pers saldırılarına karşı kurdukları delos deniz birliğinde en önemli güç haline gelir. Ancak savaşın ardından giderek aşırılığa varan yayılmacı politikası, Atina’yı Isparta ile çatışmaya sokar. Atina’nın kendi içinde gevşek ve yayılmacı anlayışının aksine Isparta bunu tam karşıtı olarak oligarşik, tutucu, gücünü baskı altında tuttuğu köle sınıfından alan, sanat alanında yeniliklere katlanmayan,askerlik ve yiğitlik erdemlerinin yücelttiği bir anlayıştadır. Her kentin bir diğerinin rakibi olarak görüldüğü bu ortamda, M.Ö. 441 yılında Atina ile Isparta ve kandaşları arasında Peloponesos savaşı başlar. Derin yıkımların ardından Atina 404 yılında tam bir bozguna uğramıştır. Platon’un 409 yılında(18 yaşında) askerliğini yaptığı söylenmektedir.
Isparta ve Atina arasındaki bu devlet yapısı farklılıkları ile paralel olarak eğitim yapıları da farklıydı. Isparta’da savaşa eleman yetiştiren bir eğitim sistemi vardı. Bireyin değil, toplumun refahı esastı. Refah ölçüsü ise savaş yönünden üstünlüktü. Muharip yetiştirme esastı. Birey devlete katkıda bulunduğu ölçüde önem kazanmaktaydı. Atina eğitimi ile Isparta eğitiminin ortak bir amacı vardı fakat bu amacın hedeflediği ürün farklıydı. Eğitimin genel amacı “iyi vatandaş” yetiştirmekti. Atina Isparta’nın askeri insan yetiştirme amacından farklı olarak demokrasi için eğitme amacını güdüyordu. Okullarda disiplin sert, dayak geneldi. Öğretim bireyseldi. Farklı konular için farklı okullara gidilirdi. Genç, on sekiz yaşına gelince yemin ederek vatandaş kütüğüne geçerdi. Bu yeminin sosyal ve moral yönü vardı. Doğaldır ki eğitim sistemleri farklı olan iki toplumun devlet yapıları da farklıydı.
Platonun gençliğindeki derin etkiler yaratan Peloponesos Savaşı, yüksek bir idealin çöküşünü, acıyı, umutsuzluğu beraberinde getirir. Savaş sırasında Atina’daki demokratların (tüccar sınıfının) politikaları, eylemleri ona fazlasıyla malzeme sağlar. Tüm Atinalılar gibi o da bu bozgunun nedenini Atina’nın gevşekliği ve beceriksizliğine, Isparta’nın disiplinine, iyi düzenine bağlar. Çeşitli kanlı olaylardan sonra 403 yılında Atina da demokrasi yeniden kurulur ancak bundan 4 yıl sonra gerçekleşen bir olay Platon’un demokrasiye olan nefretini haklı çıkarır. Sokrates ölüme mahkum edilir. Bu ölümün Platon için bir dönüm noktası olduğu önemli bir gerçektir.
O dönemdeki Atina demokrasisinin akla uygun tarafları pek de yoktu. Sokrates akıllıların başa gelmesi sistemini öneriyordu. Sokrates aklının dikine gidiyor ve çok düşman kazanıyordu. Dört yüz bin Atinalıdan iki yüz elli bini siyasal hakkı olmayan kölelerdi. Büyük meclise girenler, bilgisiyle ve değeriyle değil de sadece halk çocuğu oldukları için meclise giriyorlardı. Sokrates herkesin başa geçme hakkını savunuyor ve başa geçenin en değerli yurttaş olmasını istiyordu. Bunu istemekle de devleti çoğunluğun değil, seçkin bir azınlığın yönetmesini istemiş oluyordu ki, bu da bir yandan halk çocuğunun bilgisizliğini yüzüne vurmak öte yandan kendilerini en değerli azınlık sayan aristokratların ve zenginlerin halk düşmanlığını haklı çıkarıyordu. Demokrat Atina’nın bütün korkusu da, onların kuvvetlenip devleti elde etmeleriydi. Sparta’nın desteklediği demokrasi düşmanları Kritias’ın önderliğinde başkaldırmaya hazırlanıyorlardı. Kritias (Platonun amcası) başkaldırma başarısız olup, öldürülünce demokratlar bu baş kaldırmanın arkasında Sokrates’in olduğunu düşündüler. “Sokrates de çok oluyor artık, ne tanrılara saygısı var, ne atalara, ne devlete! Herkesi, her şeyi eleştirmeye, akla vurup çürütmeye kalkıyor; gençlerde hiçbir şeye inanç bırakmıyor” diyerek onu suçladılar.
Sokrates, baş kaldırmaya katıldığı ve başkalarını baş kaldırmaya zorladığı için değil, serbest düşündüğü, eski düzenin temellerini sarstığı için ölüme mahkum edildi. Sokrates’in ölümü bu anlamda, vaktinden önce öten horozun ölümü olarak yorumlanmaktadır.
Sokrates ölüm sehpasındayken dahi büyük bir korkusuzluk göstermiş, gururunu kaybetmemişdir. Ölümünü büyük bir onurla ve soğukkanlılıkla beklemişdir. Platona bıu denli ilham verenin ve onu Sokratese bağlı kılanın da hocasının yiğitliği olduğu düşünülebilir.
Platon hocası Sokratesin öldürülüşünden sonra bir süre Mısıra daha sonra da Pisagorculuğun yoğüun bir şeilde yaşandığı Güney İtalyaya gitmiştir. Buralarda Sokrates öğretisinde ki ruhun ölmezliğiyle ilgili fikirlerin Orpheuscu kökenlerini, inceleme ve kendine uyarlama fırsatı bulmuştur. Bu yolculuk, bir yandan ondaki matematik ilgisini güçlendirmiş, öbür yandan da ona dini-mistik görüşler edindirmiştir. Pythagorasçılardan edindiği bu etkiler, onıun felsefesinin sokratesçi öğe yanında ikinici büyük öğesi olarak kabul edilir. Güney İtalya’dan Sicilya’ya geçen Platon, Syrakusa’dan kralın akrabası Dion ile tanışır. Platon’un hayranı olan Dion siyası bir reformu planlaştırması için, onu iki defa Sicilya’ya çağırtır. Fakat bu yolculuklardan hiçbir şey çıkkmaz ve Platon oradan kendiniş hüç bela kurtarır.
Dönüş yolunda Atina ile savaşta olan Aigina kentinde tutuklanmış ve fazla konuştuğu için kuısa bir kölelik dönemi geçirmiştir. Onu tanıyan Kyreneli bir filozof tarafından satın alınmış ve hürriyetine kavuşturulmuştur. Daha sonra Platon kendisinin kurtarılması için verilen bu parayı geri ödemeye çalışmış fakat geri istenmediğinden dolayı bu para ile Atina da dünyanın ilk yerleşik üniversitesi olan ünlü okul Akademia’yı kurmuştur. Tüm bu Sicalya deneyimleriyele Platonun toplumu dönüştürme düşüncelerine pek de kolay olmadığını öğrenmesini sağlamış ve toplum görüşü daha gerçekci ayakları yere basan bir hale dönüşmüştür.
Platon eserleri ile de ayrı bir çığır açmıştır. Ününü hemen hepsi günümüze ulaşmış olan diyalog şeklindeki eserlerine borçludur. Eserleri karakteristik özellikleri ve yazılış tarihlerine bakılarak 4 evre de incelenbilir.
Gençlik Diyalogları:
Apologia, Kriton, Protagoras, Ion, Lakhes, Politeia I, Lysis, Kharmides, Euthyphron
Geçit Diyalogları:
Gorgias, Menon, Euthydemos, Küçük Hippias, Kratylos, Büyük Hippias, Menexenos
Olgunluk Diyalogları:
Symposion, Phaidon, Politeia II-X, Phaidros
Yaşlılık Diyalogları:
Theaitetos, Parmenides, Sophistes, Politikos, Philebos, Timaios, Kritias, Nomoi
Gençlik dönemine ait birinci evre eserleri,soru-cevap şeklindeki diyaloglar halindedir. Sokrates’in çok yoğun etkisi altında ve onun ağzından kaleme alınmışlardır. Bunlara sokratik diyaloglar da denir. Bu eserlerde sürekli çağdaşı olan filozofların fikirlerindeki yanlış ve eksikler konu edilir. Bu dönemde ayrıca ve özellikle bilgi ve erdem sorunları incelenir. Erdemin özü ve kavramı, erdemin birliği ve çokluğu, erdemin bilgi ve öğretebilme ile olan ilgisi, Sokrates atkisi altında düşündüğü ve yazdığı dönemin temel sorunlarıdır. (zamanla sokrates’in düşüncelerini aşarak kendi düşüncesini oluşturmasına rağmen platon, tüm yaşamı boyunca yazdığı eserlerinden hiçbirinde kendi adını kullanmamış, yazdıklarını çoğunlukla sokrates’in ağzından ifade etmiştir.) hocasına sevgi ve saygıyla bağlılığı eserlerinde açıkça görülür. Bu diyalogların amacı; ahlakın başlıca sorunlarını, kavramsal bilgiler olarak oluşturmaktır. Burada kavram belirlemeleri, tanımlar için, Sokrates de olduğu gibi, tümevarım yöntemi kullanılır. Yine sokrates’de olduğu gibi, ortalıkta dolaşan doğrulukları, yanlışlıkları, eleştirilmemiş görüşleri çürütmek(elenkhos) esastır. Sokratik diyaloglarda genellikle bir sonuca varılmaz. Bir çıkmazla(aporia) karşılaşılır bu diyalogların sonunda.
Gençlik dönemi diyaloglarında;
Apologia(sokrates’in savunması): sokrates’in meşhur sözüyle; kendi bilgisizliğini bilincinde olmak, neyi bilmediğini bilmek temel sorun olarak alınır.
Kriton: sokrates’in mevcut yasalara neden karşı çıkmadığı anlatılır.
Protogoras: erdemin bütünü, öğretilip öğretilemeyeceği, erdemin birliği sorunu işlenir.
Lakhes: cesaret
Politeia I: adalet
Lysis: dostluk
Kharmides: ölçülülük (sophrosyne)
Euthypron: dinlilik, batıl inancın eleştirisi, kutsal olanın ne olduğu sorunu
Platon’un kendi felsefi yapısını oluşturması, sokrates’den sıyrılması yavaş ve kademeli bir şekilde gerçekleşmiştir. Platon Sokrates öncesi “doğa filozofları” gibi, mutlak ve değişmez olan ile değişen arasındaki ilişkilerle ilgilenmiştir. İlk filozoflar, doğada mutlak ve değişmez olanı aramışlar, platon ise hem doğada, hem ahlak ve toplum yaşamında mutlak ve değişmez olanın peşinden koşmuştur.
Platon’un, geçiş döneminde özellikle sofist öğreti ile hareket noktasının belirlendiği söylenebilir. Platon’u Sokrates öğretisini aşmaya götüren neden de, sofistlerin dünya görüşü ile esaslı bir biçimde tartışmak isteği olmuştur. Thales’den demokritos’a kadar tüm doğa filozoflarının felsefeye materyalist yaklaşımlarından sonra, insanı odağa alan ilk öğretiler, sofistler tarafından ortaya atılmış ve bu görüşler platon’un ahlakçı ve toplumsal analizleri için uygun bir temel oluşturmuştur.
Platon, sofistlerin hazza dayanan görüşlerini detaylı bir tartışmaya açmıştır. Burada Sokrates öğretisini aşmaya yönelse de sofistlerin karşısına, yine hocasının “iyi” kavramı ile çıkar;
“ İyi, doğru bir yaşamın kesin ölçütü ve amacıdır.”
“ İyi ” ye dayanan, bilgi yoluyla iyi’ yi gerçekleştirmiş olan doğru bir yaşayışa platon’un böylesine kesin olarak bağlanması onu yeni bir sorun karşısında bırakmıştır ve bu yeni sorun onun idea öğretisini oluşturmasına kaynaklık etmiştir. Sokrates’ in anladığı dibi bir yaşamı felsefeye dayatmak ya da erdemle bilgiyi bir tutmak, “ doğru “ nun araştırabilmesini, böyle bir olanağın bulunmasını gerektirir sonucuna varmıştır başlangıçta. Platon, bunun üzerine, sofistlerin; “ bunlar aradığımız şey ya da bilinen şeydir ki bunu aramaya gerek yok ya da bilinmeyen bir şeydir, o zamanda bulunan şeyin aranan şey olduğunu nereden bilelim ? sorusuna, menon diyalogunda, orphik-pythagorasçı görüşten edindiği ruhun ölümsüzlüğü düşüncesiyle çözüm bulmuştur.
Bilginin temeli problemi üzerine de platon; “ ölümsüz bir ruh taşıyan insanoğlu için öğrenmek eskiden bilinen bir şeyi hatırlamaktan (anamnesis) başka bir şey değildir “ düşüncesini ortaya atmış ve sokrates’ in ağzından şunları söylemiştir:
“ ben bir ebeyim, şu farkla ki, kadınları değil, erkekleri doğurtuyorum. Benimle konuşmaya başlayan, önce bilmezmiş gibi görünür. Ama konuşma ilerledikçe açılır ve anımsamaya başlar. Bununla beraber benden bir şey öğrenmediği bellidir. En güzel bilgileri, sadece kendi içersinde bulur ve ortaya koyar. “
bu dönemin eseleri:
menon: erdem bir mi, yoksa çok mu ? erdem bir bilgi mi?
Küçük hippias: kötülüğün isteyerek yapılıp yapılmaması durumunda erdem sorun.
Büyük hippias: güzel araştırılırken kalıcı ve değişmez bir şey üzerinde durulur. (ideaların ilk izleri)
Platon olgunluk döneminde ise “ ruhun ölmezliği “ kavramının mitostan sıyrılıp daha sağlam temellere oturması gerektiği ihtiyacını duyar. Ruhun ölümsüzlüğünün yanında ruhun idealar dünyasından geldiğinin ve kökünün orada olduğunun belirlenmesi bu dönemde gerekli hale gelmiştir. Doğru sanı (doğru algılama) ile bilgi, iki ayrı dünya yaratmıştır. Bir yanda meydana gelen ve yok olan, doğru sanının, rölatif gerçekliklerin dünyası diğer yanda, sağlam ve sürekli, asıl gerçekliğin, ideaların dünyası.
Platon un bilgi kuramının bu anlamda çıkış noktası protogoras’çıdır. Bir şeyi bilen kişi, onu algılayan kişidir. Bu yüzden “ insan her şeyin ölçüsüdür ”
“ Algı, daima var olan bir şeydir. Bilgi olduğu için de şaşmaz. “ demiştir protogoras. Platon bu görüşe, herakleitos’un “ var dediğimiz her şey, gerçekte oluş sürecinde olan bir nesnedir. “ şeklinde ifade edilen akış kuramını katmıştır.
a) bilgi bir algıdır; (hatta aslında bilgi, bir algılama yargısıdır.)
b) insan her şeyin ölçüsüdür.
c) Her şey akış halindedir;
biçiminde kuramın özetlenmesi olanaklıdır.
Olgunluk dönemi diyalogları:
Symposion(şölen): güzel ideası tanımlanır. Cisimden bağımsızdır, aşkındır, kendine yeter, yalındır, ezeli ve ebedidir, değişmez.
Phaidon: idealar, nesnelerin nedenidir. İyi ideası.
Politea II-X(Devlet): iyi, açık bir biçimde öteki ideaların üstündedir. İki dünya vardır. Duyulan(görülen) dünya, anlaşılan(kavranan) dünya.
Yaşlılık döneminde platon, önceleri ele aldığı bir çok konuyu tekrar gündeme getirerek, bir kez daha incelemiştir. İlgisi daha çok ahlaki sorunlar ile insanoğlunun mutluluğuna yöneliktir. Yetkin insan yerine, yetkin toplumu tarif etme çabası içersindedir. Yetkin topluma ve dolayısıyla toplumsal mutluluğa erimenin yolu, ideal devlet düzeni içersinde yaşamaktır.
Devlet görüşü:
Platon, “ politika sanatı ve ideal devlet düzeninin gerektirdiği çözümleri sadece felsefe üretebilir. “ düşüncesindedir fakat platon’un yaşam deneyimi, sadece bilge ve erdemli kişilerden kurulu bir akıllı insanlar toplumuna ulaşmanın imkansızlığını göstermektedir ki platon bunu benimsemiştir. Bu görüşünü de, “ yığınlar hiçbir zaman filozof olmayacaktır. “ sözüyle dile getirmiştir. Platon’a göre “ başa filozoflar geçmez, ya da baştakiler felsefe yapmazlarsa, insanlığın acıları asla sona ermeyecektir.
Platon devleti oluşturan bireyleri, işlevleri açısından üç sınıfa ayırmıştır: zenginliği sevenler, şerefi sevenler ve bilgiyi sevenler. Devleti oluşturan bireylere platon bir açıdan daha bakmıştır: halk, askerler, koruyucular. (siyasette söz sahibi olanlar koruyuculardır). Toplumu meydana getiren fertlerin tamamı, bu üç özellikten birini, diğerlerinden daha fazla arzu edecekler ve isteklerine, ideal devlet düzeni içerisinde ulaşacaklardır.
İdeal devlet kavramı içersinde, genç nesillerin eğitimi için şiir ve müziğe verilen önem, “ güzel sevgisi “ni öne çıkartan bir anlayıştır. Platon, idealara estetik yolu ile erişme yöntemi(estetik yolu ile anımsama) yönteminden zamanla vazgeçmiş, daha nesnel sayılabilecek bir yönteme, matematiğe yönelmiştir. Matematiği kullanarak idealara ulaşılabileceğini düşünen platon için bu çabanın, bir bakıma ruhun idealar dünyası özlemi ile bu gayeye yönelik bitmez tükenmez bir gayret anlamını taşıdığı da görülmektedir.
Etiketler: Biyografi, Ders - Ödev - Tez
ALKOL BAĞIMLILIĞI
Son yıllarda hızlı bir artış görülen alkol tüketimi giderek bir sosyal sorun olma özelliği kazanmaktadır. Alkol ,insanlarda fiziksel ve psikolojik bağımlılık yapar. Bu nedenle bir defa denemek için de olsa kesinlikle alkollü içkiler kullanılmamalı.
a) ALKOL ve ETKİLERİ
Oldukça fazla çeşitlilik gösteren alkollü içeceklerin dünyada yaklaşık 800 çeşidi bulunmaktadır. Alkol sadece içki olarak kullanılmaz. Alkol, tıpta dezenfeksiyon amaçlı ve donmayı önleyici özelliğinden dolayı araçlarda kullanılan antifriz yapımda da kullanılır. Tıpta ve sanayide kullanılan alkol zehirli olduğundan içilemez. İnsanların içki olarak kullandığı alkol, etil alkoldür. Etil alkol buğday, arpa, üzümdeki karbonhidratlara mayaların etkisi ile oluşur. Odun ve şeker pancarından ise metil alkol veya ispirto elde edilir. Oldukça tehlikeli olmasına rağmen metil alkol veya ispirtoyu da içen vardır. Metil alkol veya ispirtonun içilmesi sonucunda kısa sürede körlük meydana gelir. Metil alkol veya ispirto, ucuz olmasına nedeni ile kaçak içki yapanlar tarafından tercih edilir. Alkollü içeceklerde kullanılan etil alkol de körlük yapar. Ancak metil alkol veya ispirto göre daha uzun zaman dilimi içerisinde görülür.
Şaraplar : Bazı mayaların meyve sularına olan etkileri sonucunda oluşur. Şaraplar da alkol oranı %10-%20 arasıdır.
Biralar : Biralar şaraplara göre daha az alkol içerir. Bira mayalarının malt ve tahıllar üzerindeki etkisi sonucunda oluşur.
Rakı, votka, viski, cin ve likör gibi alkollü içecekler damıtık içki grubuna girer. Likör hariç olmak üzere alkol oranı %40-%65 arasıdır.
Etkileri :
Alkol ilk alındığında ve uzun süre kullanıldığında organlara zarar verir metil alkolün, etil alkole göre daha hızlı ve kalıcıdır.
1) Alkol, alındıktan hemen sonra hiçbir sindirime uğramadan midede emilerek kana geçer. Kana geçen alkol bütün öncelikle beyin, karaciğer ve kaslar olmak üzere vücuttaki bütün organları dolaşır. Doku ve organlara gelen alkolün buralarda işlenmesi sonucunda çok fazla miktarda ısı oluşur. Oluşan bu ısı biyolojik olaylarda kullanılmaz. Alkol kılcal kan damarlarınının genişlemesine neden olarak kanın buralara hücum etmesine yol acar. Böylece alkolün işlenmesiyle oluşan yarasız ısı dışarıya verilir dolayısıyla soğukta alkol alınması yanlıştır. Soğukta sıcak hissi kazandırmak için alınan alkol aldatıcı olup donmayı kolaylaştırır.
2) Vücutta içlenmeyerek sadece oksitlenip ısıya çevrilen alkolün bir kısmı akciğerlerde buharlaşarak dışarı verilir. Dolayısıyla alkol kullananların nefesi alkol kokar.
3) Alkolün bir kısmı ise ter ve idrar yolu ile atılır.
4) Alkol, vücuttaki vitamin kaynaklarının tüketilmesine neden olarak vücudun diğer fonksiyonları için gerekli olan vitamin kalmaz. Özellikle b1(ti amin) vitamini eksikliği neden ile pellegra hastalığı oluşur. Sinir sistemi,bozulur, el ve ayak felç olur.
5) Sinirlerin iltihaplanmasına neden olduğundan reflekslerde azalma görülür. Görme bulanıklaşır çift görme meydana gelebilir. Derinlik ve mesafe duygusu azalır. Görüş azalır buna bağlı olarak azalır buna bağlı olarak alkollü sürücülerde kaza riski artar. Alkol alındığında duyma problemleri oluşur. bundan dolayı alkollü kişiler bağırarak konuşur. Alkol bilinç üzerindeki etkisinden dolayı hafıza kaybı ve derin uyku görülür.
6) Alkolden etkilenen organların başında beyincik gelir. Beyincik vücudun dengesinde göreli olduğundan alkol alanlarda bu görev yeterince yapılamaz. Dolayısıyla alkol alanlar dengesiz yürür.
7) Alkolün en önemli etkilerinden birisi ise kişiyi ruhsal ve fiziksel olarak çöküntüye sürüklemesidir. Alkol, kişileri kendisine bağımlı yapar bu kişiler kendisini yorgun, karamsar ve yalnız hisseder. Alkole bağımlı kişi ailesini ihmal eder. Ekonomik yönden çöküntüye sürükler.
8) Alkol beyni etkilediğinden karar verme yeteneği azalır. Dolayısıyla kişi kendisini kontrol edemez duruma gelir. Bu kişiler aşırı sinirli olup ,olayları büyütür , sağlıklı düşünemez ve dolayısıyla kişi suç içleme eğilimi arter.
9) Alkol kas kontrolünün azalmasına neden olarak tepki süresi azalır. Diğer bir ifadele alkol merkezi sinir sistemini etkileyerek tepki süresi azalır. Kas kontrolü bozulur. Buna bağlı olarak konuşma bozulur, dil ağırlaşır ve pelteleşir. Ellerde titreme ve seğirmeler görülür.
10) Vücut işlevlerinin yavaşlamasına da yol açar. Alkol kalp atış hızında düzensizliğe neden olur. Kan basıncı ve metabolizma hızı ile vücut ısısını düşürür. Alkol, kan damarlarının genişlemesine neden olur. Bunun sonucunda ise daha fazla kan kılcal damarına yayılır. Buna bağlı olarak kan ısısı daha da düşer. Alkol alan kişi yüzünde ve derisinde sıcaklık hissi almasına rağmen, gerçekte daha fazla orandaısı kaybeder.
11) Alkolün etkilerinden bir diğeri de solunum hızını düşürmesidir.
12) Beslenme üzerine de etkisi de olumsuz etkileri vardır. Genel olarak alkolün iştahı artırdığı sanılır. Oysa alkol alanlar miktar olarak çok yerler, ancak yediklerinin niteliği bozulduğundan önemli beslenme sorunlarıyla karşılaşırlar. Alkol mide mukozasını olumsuz etkilediğinden kişinin doyma duygu azalır. Bu durumda ise sağlığı olumsuz etkiler. Alkolün beyin zerine yaptığı olumsuz etki nedeni ile besin değeri olmayan yiyeceklere eğilimi artar. Bütün bunlar vücutta temel besinlere olan ihtiyacı arttır.
13) Alkolün etkilediği en önemli organlardan birisi karaciğerdir. Karaciğer alınan alkolü işlemek ve alkolün işlenmesi sonucu çıkan zararlı artık ürünleri vücuttan uzaklaştırmak için bütün kaynaklarını kullanılır. Karaciğer bu yoğun çalışma sonucunda yorulur ve görev yapamaz duruma gelir. Karaciğerin bu duruma gelmesine siroz hastalığı denir.
14) Alkol, anne karnındaki bebeğin gelişimine de zarar verir. Bu nedenle gebe annelerin alkolden uzak durması gerekir. Alkol alan annelerin bebekleri normalden küçük doğar , kalp bozuklukları ve zekâ gerili gide görülür.
b) Alkol Bağımlılığı
Alkol bağımlılığı, kişinin alkolün kendisine olan zararlarını bildiği hâlde alkol olmadan duramaması halidir. Kişide fiziksel ve psikolojik bağımlılık oluşturan alkole başlama nedeni oldukça fazladır.
Sebepleri :
Alkol bağımlılığı kişisel ve sosyal etkenlerden kaynaklanır. Alkole alışan kişilerin çoğu arkadaşlarından görerek alkole başlar. Bu nedenle alkole başlamada önemli etkenlerden birisi kötü arkadaşlardır. Sağlıklı düşünen kişiler öncelikle arkadaşlarını iyi seçmelidir. Alkole alışanların yani alkoliklerin alkolü alma nedenlerinden birisi de içki içmekle toplumda saygınlıklarının artacağını kabul etmeleridir. Örneğin;çeşitli toplantı ve panellerde alkolü içkiler ikram edilir ikram edilen içkiyi içmenin, kişiye bulunduğu toplumda daha saygınlık kazandıracağına gibi yanlış inanış alışma nedenlerindendir. Alkole başlama nedenlerinden bazıları yalnızlık, üzüntü ve neşeli durumda alkol kullanmalarıdır. Alkol bağımlılığının oluşmasında hafif alkollü önemli yer tutar. Bira gibi hafif alkollü içkiler daha az zarar verdiği gibi yanlış bir düşünce ile de alkole başlanılabilir. Alkol bağımlılığının oluşması, alınan alkol miktarına ve süresine bağlı değildir. Örneğin bira ve şampanya gibi gazlı ve köpüklü içkilerdeki alkol mideden daha çabuk emilerek kana karışır. Alkole başlamanın bira ile olduğu unutulmamalıdır.
Sonuçları :
Hafif alkollü içkilerle başlatan alkol kullanımı alkolizm ile sonuçlanır. Alkolizm kişi alkol almadan duramaz.
• Alkol, sinir sistemi üzeride olumsuz etki yaptığından kişinin davranışları bozulur. Alkole bağımlı olan kişi alkol temini için her türlü yasa dışı yola başvurur.
• Kişiler, problemleriyle baş etmede alkolü çözüm yolu olarak görürler. Oysa alkol bir çözüm olmayıp aksıne yeni problemler oluşturur.
• Alkollü kişiler sağlıklı düşünemediklerinden ve çabuk sinirlendiklerinden suç işleme oranları daha fazadır. Cinayet, hırsızlık, gasp, tecavüz vb. suçların temelinde alkol yatmaktadır.
• Alkolizm ağır ruhsal bozukluklara yani akıl hastalıklarına yol açar.
• Ekonomik gelirinin büyük bir kısmını alkole harcadığından ailesi ekonomik yönden zor duruma düşer. Alkolik kişi ailesini ihmal eder ve zaman zaman aile fertlerine karşı şiddete baş vurur. Ailede sevgi saygı ve hoşgörü kaybolur. Bu ortamda yetişen çocukları ruh sağlığı da bozulur.
• Alkol bağımlılığı toplum hayatını olumsuz etkiler, alkol bağımlısı kişilerin iş verimliliği düşer, bu durum ülke ekonomisini olumsuz etkiler.
• Alkolün önemli etkilerinden bir diğeri ise daha önce açıkladığım gibi sağlık sorunlarıdır.
Etiketler: Ders - Ödev - Tez, Sağlık
